E3 Bitmeden Neler Oynayalım?


Şunu söyleyeyim ki, modern teknolojinin en kötü tarafı kolay harcanabilir materyaller üretmesi. İnsanların “tüketim toplumu” kültürünü bu kadar çabuk kabul edebilmesinin ardında yatan rahatlığın özü burada işte. “Nasılsa yenisi gelir” diye düşünmeye devam edersek, arkamızda bıraktıklarımızla birlikte neler kaçırdığımızı asla öğrenemeyeceğiz.

İşi duygulara, insanlara falan vuracak değilim, direkt olarak oyunlara, sanal olanlardan kaçırdıklarımıza dalıyorum.

E3 yeni hedefler icat etmeden önce, bazı oyunları kaçırmamaya çalışmak iyi olacak.

Not: Bu oyunlardan PS3, Xbox ya da PC olanları sıralamam yok. Yanlarına not düşerim, denemek isteyen onlara göre düşünsün.

Retro -eski değil kült- ya da casual -eğlencelik çerez- oyunları kenara bırakırsak, aslında sınırlarımızı hala tam olarak bilmiyoruz. Hemen her gün yeni bir oyun çıkıyor ve muhakkak aralarından bir tanesi “O” oyun olmayı bekliyor. Ancak bir sorun var ki, bu kalabalık için de bize özel gelecek olanı bulmakla ilgili çok sıkıntı yaşıyoruz. Hele ki iş, okul, aile, yaşam, sosyal ve sanal çevremizin yarattığı varolma saplantısı yüzünden zaman ayıracağımız işleri giderek daha küçük yüzdelere yerleştiriyorsak, çoğu oyunun üzerine basıp farkına bile varamamak gayet mümkün.

Bir süre önce bilgisayarda daha henüz iş aramak ve site hazırlamakla uğraşmazken -askerden yeni geldim ben-, arkada kalmış çok fazla oyunum olduğunu fark ettim. Biraz incelemeye vakit ayırınca, aslında oynadıklarımdan iyi tarafları olduğunu da söylemem gerek. Bazılarının grafikleri, bazılarının konusu, bazılarının oynanışı, bazılarının ise müzikleri hayretler uyandırdı bende. Nasıl oluyor da bunları es geçebiliyoruz? Kaza kurşunu mu, umursamamazlık mı?

Sene olarak tam bir aralığım yok ama, bana kalırsa aşağıdaki listeye bir şans verin. Aralarından oynadıklarınız varsa da, ne mutlu size derim. Ayrıca “listede şunu unutmuşsun” geyiği olmaz, zira bu benim listem, sizinkinde unutmazsınız.

1. NiER

2009’un son aylarında, internette şöyle aksiyonlu, RPG sınıfında bir oyun ararken tanışmıştım NiER ile. Puanlamaları düşüktü ve insanlar sevmemişlerdi. Oyun içi resimleri ise ortalamanın üzerinde olmasıyla aklımda yer etti. Neden diyecek olan çıkarsa, çok iyi grafikli oyunların genelde konusu boş, çok kötü grafikli oyunların da oynanışı rahatsız edici olur genelde. İkisinin arasında bir oyun bulursanız, anlayın ki grafik manyaklarından eksi not alır, puanı düşer ya da iki arada bir derede kaldığı için daha iyi olduğu varsayılan oyunlarla karşılaştırılır ve gene puanı düşer.

Bir şekilde ele geçirdikten sonra, büyük ihtimal aylarca başka oyun oynayamadım -ki bu “başka” listesine neredeyse PES falan da dahil-.

Oyunda Nier adlı karakteri yönetiyoruz. Kızımız Yonah, Black Crawl adında bir rahatsızlığa tutulmuş durumda. Eski çağlardan gelen kötü bir gücün parçası olan bu hastalığa yakalananlar, bir süre sonra kötü karakterlere dönüşüyor ve sağa sola saldırmaya başlıyorlar. Haliyle de kızımızı bu dönüşümden korumak istiyoruz.

Oyundaki en büyük yardımcımız Grimoire Weiss adındaki kitap. Daha sonraları iki tane daha yardımcı karakter geliyor ama mevzu Nier ve Grimoire ile devam ediyor.

Konuyu oynayıp görmeniz lazım ama her karakterin olduğunu sandığı kişiden farklı bir şey olduğunu, etrafınızda gelişen olayların sonuçlarının kontrol edildiğini, gördüklerinizin aslında görmediklerinizin yansıması olduğunu ve oyunu birden fazla kez bitirmeniz gerektiğini söyleyeyim ki ortalığı biraz bulandırayım. Karakteriniz oyunu her tekrar bitirişinde, oyundaki olaylar hakkında daha fazla bilgiye ve yeteneğe sahip oluyor. Böyle de enteresan bir durum var.

Bu arada oyunun Xbox 360 ve PS3 sürümlerinin Japonya ile Avrupa/Amerika sürümleri birbirinden biraz farklı. Bir tanesinde Nier orta yaşını geçmiş bir baba iken, diğerinde ağabey rolünde ve genç. Şaşırma olmasın. İsimleri de Nier Gestalt ve Nier Replicant.

Müzikleri de tek kelimeyle muhteşem bir oyun. Denemek isteyen olursa, Youtube’tan faydalanabilir [http://bit.ly/LrvMPA].

8.5/10 veririm Nier’e… Kestiğim puanı da, gözüme tek kişilik bir MMORPG yapmaya çalışmaları gibi gelmesi ve devamının gelmeyişinden alıyorum.

2. Rule of Rose

Japonların ilginç saplantıları olduğunu kabul etmek lazım. Ya aşırı açık düşünüyorlar, ya mantıksal denklemi aşmışlar, ya ütopya fantezileri var ya da kafayı yemişler. Kafayı yemek bunların hepsinden biraz oluyor sanırım, anladınız işte.

Bir de Sony var. Adamların evreni ya bizimkinden farklı, veya benim bilmediğim bir insanüstü varlıkla yardımlaşıyorlar. Bu konuya ağır girmek istemiyorum ama M2 hafıza kartı, God of War, Walkman, Betamax, MiniDV, SSD, Trinitron, cep televiztonu… Daha gider bu.

Şimdi şöyle yapalım.

Sony + Japon kafası + Amerikan dağıtım ağı = Rule of Rose

Şöyle açayım; oyunumuz 1930’larda, Jennifer adlı çıtır biz kızı yönetmekle ilgili. Çocukların dilden dile anlattığı bir hikaye duyuyor önce… “Karanlık bastıktan sonra, park tehlikelerle doludur. Sokak köpekleri seni yer. Her kim ki yenilirse, yukarıdaki zepline götürülür ve bir daha geri dönemez” diyorlar. Ardından da nasıl ve neden geldiğini bilmediği bir yerden çıkmaya çalışıyor, bu noktada da kontrolü bize bırakıyor. Kısılı kaldığı yerde bir sürü küçük kız var ve kendilerini Red Crayon Aristocrats -Kırmızı Boya Asilzadeleri diyelim- adında bir kulübün kurucu üyeleri adletmiş durumdalar. Dışarıdan gelenlere düzenli olarak sıkıntı yaratıp, kurallarıyla boğuyorlar ve şu an için dışarıdan gelen de biz olduğumuza göre, eğlence başlamış demektir.

Oyun önce bir malikanede, ardından da zeplinde geçiyor ama her ikisine de nasıl gittiğimiz bir muamma olarak kalıyor. İşi eğlenceli ve bir o kadar da sıradan yapan da bu. Bir yandan “ne olduk ya” derken, diğer yandan “konu bulamamışlar anlatacak, hemen oradan oraya atıveriyorlar” diyoruz.

Korku macera türündeki oyunun en güzel tarafı köpeğimiz Brown. Bir şey mi arıyorsunuz? Koklatın aynısından, gitsin bulsun.

Bu oyuna da kötü not vermelerinin sebebinin aşırı boş mekanlar, düzensiz ana karakter, cinsel sapkınlıklarla dolu diyaloglar ve yetersiz düşman modellemeleri olduğunu yazdılar. Belki haklılar ama açık konuşalım. Her tarafından renkli cümbüşler mi çıkmalıydı bir korku oyununda? Kim diyalogların “tam beklendiği gibi” sade, narin ve düzgün bir dille yazılmasını istiyor? Yaratıkların modellemeleri de pek umurumda değil açıkçası. Bu oyun bana orta seviye bir Silent Hill deneyimi yaşatmıştı. Hem de yeni nesil değil, has bir Silent Hill 1 ve Silent Hill 3 karışımı.

İşte Sony bu yüzden güzel. Bir şey yaptıkları zaman, enteresan oluyor. Güzel ya da kötü demiyorum, “enteresan” diyorum.

Bence en azından 8/10 almalı bu oyun.

3. Okami

Uzun uzadıya konuşmama gerek yok. Öyle bir oyun düşünün ki, bir tanrıyı canlandırıyorsunuz ve bulunduğunuz diyarı karanlıklardan kurtaran beyaz bir kurt şeklini alıyorsunuz.

Kurt ölümsüz değil ama bu oyun öyle. Wii’nin kumandasıyla oynamayı deneyin de görün -arada ufak takılmalar oluyor gerçi ve canınız sıkılıyor-, bu oyunun sistemi muhteşem. Her yer hayal alemi şeklinde tasarlanmış ama gene de gerçekten kopmamışsınız. Bir kurtsunuz ama elinizdeki boya fırçası ile bir tanrısınız.

Japonların kafayı yemek ve yedirtmekle ilgili yukarıda yazdıklarım var ya? İşte bir örnek daha size. Gerçi bu oyunu bulabilir misiniz? Artık çok emin değilim, beş ya da altı yaşına gelmiş olması lazım. Gene de, biraz bakarsanız ve denk düşerseniz ne demek istediğimi anlarsınız.

4. Memento Mori

İşte bu oyun iyi değil. Benim için de, bu yazı için de, sizin için de iyi değil. Bu oyun sadece ve sadece macera oyunlarına aç kalmış olanlar için geliyor. Ki sanırım bu da benim diğer yanım olabilir. En son ne zaman tıklamalı ya da bulmaca çözmeceli macera oyunu oynadığımı hatırlamıyorum. Senelerdir bir şekilde macera, aksiyon ve RPG oyunlarını birleştiren şeyler çıkarıyorlar. Safkan Monkey Island ya da Grim Fandango türünde, sadece Nancy Drew kalmış olabilir.

Grafikler idare eder, müzikler kötü, kontrol genel olarak iyi ama saçma hatalara sahip ama konusu güzel, türü harika.

6/10 fazla bile. Gene de oynamanız lazım. Hatta yanlış bilmiyorsam ikinci oyununu yayınlamış bile olabilirler.

5. The Longest Journey ve Dreamfall: The Longest Journey

Bu iki oyunu birlikte yazmak istedim, çünkü aynı evrenin farklı parçaları olarak yayınlandılar.

Sanırım ilk bilgisayarımı güncellediğim zamanlardı. Bir CD sürücü almıştım ve ne kadar CD oyunu varsa toplamak gibi bir saplantı edinmiştim. Öncelikle ROTOR oynadım ve çöpe attım. Sonra Blade Runner’ı alıp bitirdim, arkasından Red Alert’i edindim, son olarak da Lucas Arts ve Sierra’nın macera oyunlarını bulup tırmalamaya başladım. Bu macera sapkınlığı tabi nihayetinde beni ilk oyun olan Longest Journey’e götürdü. O zamanlar Facebook falan olmadığı için, sosyal ağlardan haber alma lüksümüz de yoktu. Amerikalının dediği gibi, ne zaman ki “local store” getirir oyunu, o zaman biz de “vay babam vay, yeni oyunlara bak” derdik. İşte o yeni oyunların en yenisi Longest Journey idi o zaman.

Funcom’un düşleri, bu oyunda hayat bulan tasarımları beni benden almıştı diyebilirim. Oyundaki karakterimiz April Ryan, bana kalırsa Lara Croft’tan daha çok fana sahip olması gereken bir macera oyunu karakteriydi. Bilim ve büyü dünyaları arasında gezebilen karakterimiz, iki dünyanın birbirine karışıp yok olmasını engellemeye çalışıyordu.

Ardından uzun bir bekleyiş ve ikinci oyun geldi. Gene aynı isimle çıkınca, düzenlemesi zannettik ama başındaki “Dreamfall” takısını görmemiz uzun sürmedi. Bu sefer de yönetimi Zoe’ye devrettik ve Dreamfall evreninde yeni diyarlarda gezmeye başladık.

Her iki oyun için de, kendi türünün çok saygın iki örneği demem lazım. Öyle ki, eğer albümünü edinmeyi başarırsanız fark edeceksiniz ki, bir oyun için değil, bir film için bile kat kat yukarıda çalışmışlar.

Longest Journey için 9.5/10, Dreamfall için 9/10 geliyor.

Eğer iyi bir çocuk olursanız, belki serinin üçüncü oyununu bile görebilirsiniz. Yani umarım… Haberler bu yönde…

6. Obscure ve Obscure 2

Tek cümle: Arkadaşınızla, kardeşinizle ya da birileriyle oynayabileceğiniz iki kişilik korku macera oyunu.

Evet, mevzu bundan ibaret. Karakterler uyuz MTV fırlamaları, konu salakça, grafikler kötü, kontroller sürekli insanı oyundan soğutuyor ama iki kişilik yahu oyun. Biriniz bir karakteri, biriniz bir başkasını alıyor ve oynuyorsunuz. Artık “iki kişilik oyun var mı acaba” sorusunu sormadan önce bu oyuna da bakıyorsunuz.

İki kişilik oynanabilir olması dışında, bu oyunların pek iyi bir tarafı yok. Ama iki kişilik olduklarından bahsetmiş miydim?

Her ikisi için de, 4/10 diyorum.

7. Benoit Sokal’in macera oyunları

Bazı oyunlar, tasarımları ve içlerindeki ruhla var olan yapımlardır. Birilerinin yolunda ilerlemeye devam ederler belki ama kendi çizgileri, onları grubun önünde ya da en kolay fark edilebilecek yerinde durmalarını sağlar. İşte Benoit Sokal’in çalışmaları da bu sınıfta yer alıyor.

Tabi bir yanlış anlamayı da engellemek lazım. Benoit’in oyunları diğerleri gibi olsa da, ayrı bir başlığa sahip olmalıdır. Hepsi birer kitap ve tamamı Benoit Sokal’in tek adamlığı ile ortaya çıkmış bu çalışmalar gerçek birer şaheser denilebilir. Tüm bir tasarımı baştan sona bir adama ait tıkla ve yap macera oyunlarını denemeden, macera oynadım demeyin.

Longest Journey ile birlikte, Syberia’nın üçüncü oyunu ve Benoit’in iptal edilen Aquarica çalışmasının yayınlanması da gündemde. Belki E3 için gösterişsiz kalabilirler ama orada gösterilen oyunların çoğundan eksikleri yok, fazlaları çok.

Önerdiğim oynama sıralaması:

  1. Nikopol
  2. Sinking Island
  3. Syberia
  4. Syberia 2
  5. Paradise

Nikopol ve Sinking Island sizi Benoit’in oyun sistemine iyice alıştırır. Görselliğe, kurguya ve oyun düzenine bakarsınız. Sonra asıl ağır bombalar Syberia ve Syberia 2 -ki ikinci oyun birinci oyunun bıraktığı yerden devam niteliğinde- ile kendinizi gerçeklikten sıyırırsınız. En son ise Paradise’ı oynamanızı öneririm, çünkü malesef oyunun kontrollerinde bir sorun vardı ve bazı noktalarda grafikler bulmaca çözmek için tıklamanız gereken yerleri seçtirtmiyordu. O yüzden sık kaydetmek tek çözümdü. Gerçi 1.1.1 yaması yayınlanmış, o da tüm bu sorunları gideriyormuş ama yazıyı yazdıktan sonra kontrol ettim, o yüzden orijinal halini bozmadan bu cümleyi ekliyorum.

Yukarıda verdiğim sıraya göre puanlıyorum:

  1. 7/10
  2. 7/10
  3. 9.5/10
  4. 9.5/10
  5. 8/10
Son Söz:

Belki E3’ün sunduğu o muhteşem grafikli, kamera kontrollü, 150 kolona kadar ses destekli multi milyon dolarlık oyunlar değil bu listede verdiklerim. Belki satın almak istediğinizde denk gelemeyebilirsiniz bile. Ama emin olun bunları denemeyip, sonra da “çok süper bir oyun buldum” diyemezsiniz. Super Mario ile FIFA 2013 arası bir zaman tablosu olsa, yıllara, türe getirdikleri yeniliklere, farklılıklarına ve kalitelere göre oyunları dizseler, emin olun ki yukarıda adı geçen oyunları çok ilginç noktalarda bulabilirsiniz. Bazıları için yaşınız çok genç olabilir, daha önce duymamış olabilirsiniz. Ya da belki artık bu oyunların grafikleri size hiç çekici gelmeyecek olabilir. Gene de “yeniyim ben, süperim ben” diye bağıran ama bomboş çıkan kaç tane oyun oynadınız? Bu liste, o saçma oyunlara harcadığınız zamanın en azından birkaç katını hak ediyor.

Ayrıca Dreamfall, Longest Journey, Syberia, Syberia 2 ve Paradise’ı zamanında bitirmiş ve Merlinin Kazanı/EGM (bkz: Merlinin Kazanı) için yazmıştım. Oynayanlar referans alabilirler. Elimde sadece Dreamfall, Syberia 2 ve Paradise çözümleri kalmış, diğer yazılarım benim arşivimde yok. Merlin’de olması daha muhtemel.

Unutmadan, bu listeye eklemek istediğim ama tam emin olamadığım Cold Fear, Cryostasis, Overlord, Penumbra, Turok (yenisi değil, eskisi), Beyond Good & Evil, Psychonauts, Silverfall ve Dreamkiller’dan özür dilerim. Emin olamadım işte…

Reklamlar

Ben diyorum ki:

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s